Bir Adres
Yine gördüm onu… Yerden ve zamandan bağımsız, tanımsız bir yerde görüştük. Güneşliydi, donuk bir güneş, soğuk havaya inat, gölgelerimizi uzatıyor, içimizi ısıttığını sandığımızı düşündürtüyordu.
Birdenbire çıkıverdi karşıma. Onunla görüşmeden önce ne yaptığımı bilmiyordum. Öylesine geziyor muydum? İşteydim de, öğle yemeğine mi çıkmıştım? Bir yere acelem mi vardı? Bilmiyorum, hatırlamıyorum, unutuverdim.
Sarıldık, yıllardır görüşmediğimiz için. Sıcaklığını yeniden hissetmek hiç bir duyguya benzemiyordu. Kendi başına, verdiği sıcaklığın başka hiç bir yerden telafisinin olmadığını hissettim. Onsuz zamanların ne kadar soğuk, sıcaklık zannettiğimin sadece küller olduğunu farkettim.
Dostça bir sarılmaydı, uzun süredir görmediğin birine bir içgüdüyle nasıl sarılırsan öyle. Bana ne kadar uzun süredir görmediğimi hatırlattı.
Fotoğraflarına çok zamandır bakmadığımı farkettim. Oysa ne kadar çok fotoğrafı vardı bakacak, ne kadar çok anısı vardı hatırlayacak.
Ama hiçbiri kendisi gibi değildi…
Nereden bilebilirdim görüşebileceğimizi? Artık görüşebileceğimizi bile aklımın ucundan geçirmezdim.
“Nerelerdeydin?” diye sordum. “Niye uğramadın, madem ki buluşabiliyorduk böyle?”
Anlamamış ama farkettirmek istemezmiş gibi baktı. “Hep buralardaydım, sen uğramadın” diye yanıtladı. Sesinde alınganlık yoktu.
Aksine, hep hatırladığım, müziğe benzeyen, herşeyi unutturucu tonlaması hala sesindeydi. Kendimi sormuş olduğum için bile suçlu hissettim.
“Buralarda neredeydin? Bilmiyordum, gerçekten. Bilsem bulurdum, görürdüm.”
Gerçekten, ona yakın olup da onu göremiyor olmak düşünülemezdi benim için.
“Şehir haritan var mı? Göstereyim nerede olduğunu.”
Her zaman evde bir haritam olurdu, ama hep yanıma almayı unuturdum. Az kaybolmamıştım bu ihmalimden. Haritayı ezberlediğimi zanneder, büyük bir güvenle yola çıkardım. Akşam olup da vazgeçmiş, bezmiş bir şekilde eve dönerken bir dahaki sefere yanıma bir çanta alacağıma, içine de haritamı koyacağıma kendi kendime söz verirdim. Sözümü her seferinde unuturdum, çantanın sanal ağırlığı yeterli bir bahane gibi gelirdi.
Ceketimin iç cebini yokladım. Hayret, bu sefer unutmamıştım. Yırtık pırtık da olsa, büyük iç cebimde duruyordu. Büyük bir sevinçle çıkardım.
Haritayı alıp açtı. Bir anlığına hiçbir zaman yüzünden yok olmayan gülümsemesinden vazgeçti; hafifçe kaşlarını çattı. Biraz bakınıp istediği yeri buldu. Bu küçük başarısı bile kaşlarını, dudaklarını ve gözlerini eski haline getirdi. Bulduğu yer açığa gelecek şekilde haritayı yeniden katladı, çantasından çıkardığı kalemle sokağı işaretledi, yanına kapı numarasını yazdı ve bana gösterdi:
“İşte burası. Uğra hep.”
“Sen de uğra.”
“Bakalım…”
Haritaya baktım. Adres tanıdıktı. En az bir kaç kez geçmiştim o sokaktan. Ya bir arkadaşa giderken, ya da boş boş gezinirken, o sokağı gördüğümü anımsadım. Sokağı gözümde canlandırmaya çalıştım ama kafamda oluşan görüntü çok bulanıktı. Kendimi zorlayıp daha berrak bir şekilde hatırlamaya çalıştım. O sokağın görüntüsü daha berraklaşacağına, çevrem bulanıklaşmaya başladı. Görüştüğümüz kaldırım kıvrılıp bükülmeye başladı. Kaldırım şekilden şekile girerken, o da acemi bir sulu boya resim gibi dalgalanmaya başladı, yüz hatları silikleşti. Sokağı hatırlayamıyordum, ve çevremi de hatırlayamıyordum şimdi. Nerede olduğumu, ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Sadece sokağın ismi ve numarası aklımdaydı. Kendimi biraz daha gerçekliğime bağlı kalmaya son kez zorladığımda, her şey siliniverdi.
***
Gecenin saat üçüydü. Terli, kederli ve ne yazık ki uyanıktım. Düş aklımdaydı, adres de. Yavaş yavaş yatağımdan kalkıp masaya gittim. Hülyali halimden çıkmamak için özenle yavaş hareket ediyordum. Yarı göz, yarı el yordamıyla bulduğum bir kalemle, zaten masanın üstünde haftalardır duran faturanın arkasına adresi yazdım.
Susadığımı hissettim, ama uykusuzluğum daha da baskındı. Düşüme geri dönmek umuduyla yatağıma geri döndüm.
O rüyaya geri dönmedim. Öbür rüyamda musluklar damlıyordu. Çimlerin üstünde kayak yapıyordum. Çimler çamurluydu.
***
Gri günler, sabah sisle geliyor, akşama doğru gün boyunca morarttığı bulutları da yanına alarak gidiyordu. Sokaklar düşlerim gibi değildi, elle tutulabilir, kokusu alınabilir bir sertlikteydiler. İtip kakmamla uzaklaşmıyor, ancak gözümü kapattığımda kayboluyorlardı. Düşlerime en yakın gerçek dünya mekanı evimdi. Gözümü kapatamadığım zamanlar evimi düşlerimle gerçek arasındaki araf belliyor, bir köşesine kuruluyordum. Bir dahaki çıkışımda algılamamın hangi köşesine doğru savrulacağımı merak ederek, görece istikrarında kendimi dinlendiriyordum.
Gerçekliğin damlaları her taraftaydı. Televizyon, bilgisayar, sabah otomatik çalmaya başlayan radyo, yan komşunun öksürüğü, üsttekinin sifonu, karşı ağaçtaki saksağan, görünmeyen caddenin arabalarından gelen, duyulabilir korna sesleri… Dikkat edilmesi gereken bir torba dolusu fatura. Faturalardan birinin arkasında gerçekle düş arasındaki köprüyü yeniden buluşum… Unutup gitmiştim, faturayı da, düşü de. Birdenbire bir kağıt parçasının ön yüzü hafif acı gerçekle, arka yüzü de daha ağır acı bir düşle dolmuştu. Ön yüzün arka yüzle hiçbir zaman buluşamayacağı gibi, üstündeki yazılar da birbirine o kadar yakın, bir o kadar da uzaktılar.
Uzaklığın anlamını hiç bilmediğimi, belki de hiç öğrenemeyeceğimi, uyku sersemi çiziktirdiğim yazının tanıdık bir adres olduğunu anladığımda düşündüm; haritada adresi bulduğumda anladım.
Her insan, her gece bir çok düş görür. Her insanın düşleri de birbirinden farklıdır. Böyle düşününce bazan düşlerle gerçeklerin örtüşmesi, bu kadar çok düşün içinde normal görünmeli. Bir çok kez baktığım bir haritada, hiç uğramadığım bir sokak ismini beynimin bir kenara kaydetmesi, sonra da düşümde çıkartıp hatırladığım bir sokak ismi olarak tanıtması pek de mantık dışı değildi.
Kargacık burgacık yazım bana bakıyordu, ben de ona bakıyordum. Bakıştık bir süre. Gözümü ilk ben kırptım.
***
Merak işte, insanı rezil eden de, vezir eden de aynı şey. Ne faturayı attım, ne de adresi unuttum. Aklımın bir köşesinde yazılı kaldı. Yine gri bir gün, yine bir cumartesi. Uzak da olsa, yürüyerek gittim sokağa. Evin numarasını da buldum. Tek katlı bir evdi, bahçesiz, dar ve uzun giriş kapısının yanında küçük bir zil düğmesi. Üstünde yazı yok. Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra basıverdim zile. Kısaca, çekingen bir basış. Kaçsam mı? Nereye? Sokakta kimse yok, her ev tek katlı, saklanacak apartman girişi de yok.
Kapı açıldı. O değil tabii. O olamaz ki, bilmemkaç yıldır gerçekliğin öykülerinden uzakta o. Kim peki? Ama o soruyu sormadan ben kimim? Buyrun, ne istiyorum? Önce onu yanıtlamalıyım. Düşlerimdeki gibi, paniğe kapıldığımda uyanamam şimdi. Ya da havalanıp başka bir düşe akamam. Yanıtlamak zorundayım, yanıtlamak zor.
Saçma yanıtı seçtim. Onun ismini söyledim, burada yaşayıp yaşamadığını sordum. Hayır, öyle biri yoktu burada. Doğru adrese mi gelmiştim. Galiba evet, bana verilen adres buydu. Sustum o da sustu.
Yağmur başladı. Gri gökyüzü birdenbire yere doğru saldırıya geçti. Üstümdeki kapşonsuz rüzgarlıkla ancak bir saçağa koşturabilirdim. Teşekkür ettim. Bir an durakladıktan sonra, yağmurun hemen geçeceğini söyledi. İçeri girmez miydim? Girebilirdim, tabii eğer sorun olmayacaksa. Gülümsedi, “It can’t rain all the time” dedi. Gülümsedim, “The Crow” dedim.
Kargalardan bahsettik, filmlerden sonra. Yağmur geçti, gök yüzü mor bulutların ardındaki otağına geri döndü.
***
Düşlerini çok sonra anlattı. Gitmeye cesaret edemediği bir adresi varmış onun da, demedi bunu, ben öyle anladım. Zaten ondan anladığım, düşlerimde kendime oyun oynadığım değil miydi? Galiba saklambaç oyununda ebenin elliye kadar saymasındaki gibi, oyuncuların yerlerini almasına yararmış düşler.
“Evdeki o” ve “düşteki o” diye adlandırdım, ayrı dünyaların ayrı vücutların aynı insanlarını. Düşlerimde evine vardığımı gördüm, gerçeklerimde benden yıllarca uzaklığını. Bir kağıdın arkası ve önü kadar uzak, bir o kadar da yakın oluşlarını.
Çok sonra anladım ki, tesadüflermiş yere göğe yerleştiremediğimiz, neden sonuç ilişkisi diye rasyonalize ettiğimiz hayatın inanılmaz oyunları. Gerçekler düşleri kurarmış, düşler de gerçeğe çeki düzen verirmiş.
Bu masal da burada bitmiş.