Arşiv

Archive for Mayıs, 2005

Amsterdam'da Gece Hayatı

31 Mayıs 2005 Yorum yapın

Parti falanTürkiye’ye gittiğim zamanlarda bazı tanıdıklar Amsterdam’ın gece hayatının çok hareketli olduğunu duyduklarını söylüyorlar. Çok şanslıymışım, eğlencenin vesairenin haddi hesabı yokmuş, Avrupa’nın gece hayatının merkezi Amsterdam’mış, falanmış filanmış.Bu istihbaratı nereden aldıklarını sorduğumda ya Türk ünlülerinden birinin Amsterdam macerasını anlatıyorlar, ya da Coffee Shop ve Red Light muhabbeti açıyorlar.Kabul ediyorum, gece hayatı anlayışımda sabaha kadar güneş gözlüğüyle dans etmek ya da barlarda tanımadığım insanların arkadaş olma ihtimallerin bel bağlamak gibi etkinlikler eğlenceden sayılmıyor. Bunlara benzer bir kaç varyasyonu da listeden çıkartınca, elde kalan sadece belli bir saatten sonra gitmen için dua etmeye başlayan garsonlarla dolu barlar, geceyarısı olmadan servisi kapatan mekanlar kalıyor geriye. Ama gel de sen bunu Amsterdam efsaneleriyle büyüyen tanıdıklara anlat.Neyse ki, Amsterdam gecelerinin zevk anlayışları görsel kanıtlar bırakıyor geride. Yılmaz Erdoğan’ın Haybeden Gerçeküstü Aşk oyunun çıkışında parti ilanları dağıtıyorlardı. Üşenmedim, bir tane alıp arkalı önlü bilgisayara geçirdim.Miami Vibes partisinin ilanından başlayalım. Ortadaki bikinili kıza galiba foto montajla yeni bir kafa oturtulmuş. Sanırım bu parti katılımcısının ismi Ismedio. Gerçekten merak ettim, orijinal katılımcının yüzü mü çirkin, yoksa vücudu mu? Parti yapıldığı sıra “bir bakıp çıkacağımâ” desem, giriştekileri ikna edebilir miyim acaba? Dikkat edilmesi gereken bir nokta daha: Katılımcılar listesinden anladığımız kadarıyla, Miami foto kızlarıyla ünlüymüş.Arka taraftaki Pimp My Night partisinin içeriği hakkındaysa zerre fikrim yok. Bildiğim kadarıyla pimp kelimesi fiil olarak kullandığında, en kibar anlamıyla “cinsel amaçlı pazarlamak” anlamına geliyor. Gecemin cinsel amaçlı pazarlandığı bir yerde nasıl olup da neşeyle dans edebileceğimi, müziğin ritmine uyup alemlere akacağımı şu an pek gözümde canlandıramıyorum.Yanlış anlaşılmasın, kimsenin zevkine ve organizasyonuna lafım yok. Partilerin ne kadar çekici olduğunun yorumunu Amsterdam gecelerini merak eden arkadaşlara bırakıyorum. “Ne güzel, Amsterdam’da olsam giderdim” diyen tanıdıklarla da selamı sabahı kesiyorum, bu da benim tasarrufum.

Categories: Seyir Defteri

15 Maddede Evrim

26 Mayıs 2005 Yorum yapın

Darwin üzerinde bol bol geyikleyip, fuzuli tartışmalara girdikten sonra, sonunda eli ayağı tutar, derli toplu bir makale buldum. İngilizce’sinin adresi burada. Becerebildiğim kadarıyla Türkçe yorumlayacağım. Birebir çeviri değil kesinlikle, benim anladığım:Evrim, sadece bir teoridir, bilimsel bir kural değildir.Çoğumuz okullarda teori denen şeyin ne tam doğru ne tam yanlış, ikisinin arasında bir şey olduğunu öğrendik: Hipotezden daha fazla ama kanundan daha az kesin bir şeydir teori denen şey. Aslında teorinin asıl tanımı “evrenimizin bir özelliğinin iyi bir şekilde tanımlanmış ve gerçekler, kanunlar, çıkarımlar ve denenmiş hipotezlerle açıklanması” olarak yapılabilir. Bir teori ne kadar doğrulanırsa doğrulansın, evren hakkında tanımlayıcı genellemeler yapan kanunlara dönüşmezler. Evrim teorisi, atom teorisi ya da görecelik teorisi hakkında konuşulduğunda bunlara teori denmesi, doğruluğu hakkında bir önermede bulunmamaktadır.Evrim teorisi dışında, evrim olgusu da sözkonusudur. Olgu denen şey “pratik şartlarda defalarca doğruluğu onaylanmış” gözlem olarak tanımlanabilir. Fosil kayıtları ve diğer kanıtlar organizmaların zaman içinde evrildiğine tanıklık yapar. Her ne kadar kimse bu evrimi gözleriyle görmemişse de, dolaylı kanıtlar açık ve belirlidir.Tüm bilim adamları sıklıkla dolaylı ve dolaysız kanıtlardan bahsederler. Fizikçiler atomaltı parçacıkları dolaysız yoldan göremezler, bu yüzden varlıklarını çeşitli deney düzenekleriyle doğrularlar. Dolaysız gözlemin yokluğu, fizikçilerin vardığı sonuçların kesinliğini etkilemez.Doğal Seleksiyon kısır bir mantığa dayanmaktadır, en uygun hayatta kalmakta, hayatta kalan da en uygun olmaktadır.En uygunun hayatta kalması teknik açıdan tam bir terim değildir, türlerin hayatta kalmak ve üreme oranlarından bahsedildiğinde tam olabilir. Türün bir özelliği, türün bireylerinin şartlara uygunluğu ima edilmeden de evrimsel açıdan daha uygun olarak tanımlanabilir.Denenebilir ya da yanlışlanabilir olmadığından, evrim teorisi bilimsel bir teori değildir.Bu önerme, evrimin mikroevrim ve makroevrim olarak iki ayrı alandan oluşan bir disiplin olduğunu gözönüne almamaktadır. Bugünlerde, evrim karşıtları bile mikroevrimin laboratuvar ortamında (hücreler, bitkiler ve meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde) ve doğada (Galápagos ispinozlarının gagalarının evrimi üzerine yapılan çalışmalarda) tekrarlanabildiğini kabul etmektedirler.Makroevrim çalışmaları, tarihsel çalışma biçimi doğrudan gözlem yerine fosiller ve DNA üzerinde yapılan çıkarımları kapsamaktadır. Tarihe dayalı tüm bilimlerde (astronomi, jeoloji, arkeoloji dahil olmak üzere) hipotezler fiziksel kanıtlara uygunluğuyla ya da ilerideki keşifler hakkında doğrulanabilir tahminlere sebep olmalarıyla sınanabilirler. Örneğin, evrim teorisi, insanın bilinen en eski atalarıyla (yaklaşık beş milyon yıl öncesi) modern insanın ortaya çıkışı arasında (yaklaşık yüz bin yıl öncesi) maymun cinslerine daha az ama modern insana daha çok benzeyen ara türler olabileceğini ima etmektedir ve fosil kayıtları bunu doğrulamaktadır. Evrimsel biyoloji bundan daha rafine ve kesin tahminlerde bulunmaktadır ve araştırmacılar bu tahminleri sürekli test etmektedirler.Evrim teorisi başka yollardan da yanlışlanabilir. Cansız maddeden tek bir karmaşık canlı formunun oluşabildiğini belirleyebilirsek, fosil kayıtlarındaki bazı yaratıkların da bu şekilde oluştuklarını düşünebiliriz. Uzaylılar gelip de dünyadaki hayatı kendilerinin başlattığını söylerlerse, evrim teorisi bir kalemde silip atabiliriz. Fakat bunlar henüz olmamıştır.Evrim teorisinden şüphe duyan bilim adamı sayısı artmaktadır.Evrim teorisinin taraftar kaybettiği savını destekleyen bir kanıt yoktur.Hangi ciddi biyoloji dergisine baksanız, evrimsel çalışmaları destekleyen ve geliştiren ya da evrimi temel bir kavram olarak alan makalelerle karşılaşırsınız.Tam tersine, evrim teorisine karşı çıkan bilimsel yayın bulmak mümkün değildir. 1990′ların ortalarında Washington Üniversitesi’nden George W. Gilchrist binlerce dergi üzerinde yaptığı araştırmada akıllı tasarım ya da yaratılış bilimi üzerine makaleler aradı. Yüzbinlerce bilimsel rapor arasında bu konularla ilgili bir yazıya rastlamadı. Son zamanlarda Southeastern Louisiana Üniversitesi’nden Barbara Forrest ve Case Western Reserve Üniversitesi’nden Lawrence M. Krauss’un birbirinden bağımsız yürüttüğü çalışmalar da benzer şekilde sonuçsuz kaldı.Yaratılışçılar, açık fikirli olmayan bilim dünyasının kanıtlarını reddettiklerini iddia etmektedirler. Fakat Nature ya da Science gibi ünlü dergilerin editörleri, bu türden yazıların hemen hiç önlerine gelmediğini söylemektedirler. Bazı evrim karşıtı yazarlar ciddi dergilerde yazmışlardır. Fakat bu basılan makaleler evrime direkt saldırmak ya da yaratılışçı iddiaları desteklemek gibi bir iddiadan uzaktırlar; en fazla bazı evrimsel problemlerin çözülmemiş ve zor olduklarını belirtmektedirler, ki bunda herkes hemfikirdir.Kısacası, yaratılışçılar bilim dünyasına ciddiye alınmaları için gerekli nedenlerle yaklaşmamaktadırlar.Evrimci biyologlar arasındaki anlaşmazlıklar teorinin biyolojik desteğinin çok az olduğunu göstermektedir.Evrimsel biyologlar çeşitli konularda tartışmakta ve anlaşmazlığa düşmektedirler: Çeşitlenmenin nasıl olduğu, evrimsel değişimin hızı, kuşlarla dinozorların ortak ataları, Neandertal’ların modern insanlardan farklı bir tür olup olmadıkları, vb. Bu türden anlaşmazlıklar diğer bilim dallarındaki anlaşmazlıklar kadar normaldir. Evrimin gerçekliği ve yönledirici prensip olmasıysa, biyoloji biliminde evrensel kabul görmüştür.Maalesef, dürüstlükten uzak evrim karşıtları bilim adamlarının yorumlarını bağlamı dışında ele almış ve anlaşmazlıkları çarpıtmıştır. Harvard Üniversitesi’nden paleontolojist Stephen Jay Gould’un çalışmalarına aşina olanlar, kendisinin evrimci bir bilim adamı olduğunu bilirler. Fakat evrim karşıtları sözlerini teker teker cımbızlayarak, sanki evrimden şüphe duyuyormuş izlenimi vermektedirler.Bilimsel bir otoritenin evrimi sorgular gibi görünen bir sözüne denk geldiğinizde, önermenin hangi bağlamda yapıldığına dikkat edin. Hemen her seferinde, evrime karşı yapılan itirazın sanal olduğu ortaya çıkacaktır.İnsanlar maymundan geldiyse, neden hala maymunlar var?Bu türden popüler bir soru, evrim hakkındaki çeşitli bilgi eksikliklerini su üstüne çıkarmaktadır. Sorudaki ilk hata, insanların maymundan geldiği savıdır. Evrim, her iki türün de ortak bir atası olduğunu belirmektedir.Daha derin hata ise “çocuklar yetişkinlerden geldiyse, niye hala yetişkinler var?” sorusundakiyle aynı hatadır. Yeni türler varolanlarından ayrılarak, ailenin asıl dalından yalıtıp farklılıkları sonsuza kadar başka olmalarına neden olduklarında oluşurlar. Ebeveyn türler sonrasında sonsuza kadar varolabilir, ya da yokolabilirler.Evrim teorisi hayatın yeryüzünde nasıl başladığını anlatamaz.Hayatın nasıl başladığı hala tam olarak bilinmemektedir, fakat biyokimyacılar ilkel nükleik asitleri, amino asitlerin ve diğer hayatın inşa malzemelerinin bir araya gelerek nasıl kendine yetebilecek ve kendini türetebilecek organizasyonlar oluşturduğunu öğrenmişlerdir. Astrokimyasal analizler bu tür bileşiklerin uzayda oluşarak yeryüzüne düştükleri hakkında ipuçları elde etmişlerdir. Bu senaryo genç bir gezegende bu oluşumların nasıl oluştuğunu açıklayabilir.Yaratılışçılar zaman zaman tüm evrim teorisini hayatın nasıl başladığını açıklayamadığını söyleyerek yanlışlamaktadırlar. Fakat yeryüzündeki hayatın evrim dışı bir kaynağı olduğu ortaya çıksa bile (örneğin, uzaylılar milyarlarca yıl önce ilk hücreleri yeryüzüne yerleştirmişse), o noktadan sonraki evrim sayısız mikro ve makro evrim çalışmalarıyla doğrulanabilecektir.Matematiksel olarak, en küçüğünden bir proteinin bile şans eseri oluştuğunu iddia etmek mümkün değildir.Evrimde şansın yeri vardır (örneğin, rastgele mutasyonlar yeni özelliklerle sonuçlanabilir), fakat evrim organizmaların, proteinlerin ya da diğer maddelerin oluşması için şansa bel bağlamaz. Tam tersine: Evrimin ana motoru olarak bilinen doğal seçilim, uygun özellikleri korumak ve uygun olmayan özellikleri elemek gibi rastgele olmayan bir ilke üzerine temellenmiştir. Seçim güçleri sabit kaldığı sürece doğal seçilim evrimi tek bir yöne yönlendirir ve kısa zamanda şaşırtıcı sonuçlar verebilir.Bir analoji olarak 13 harfli “TOBEORNOTTOBE” (olmak ya da olmamak) harf dizisini ele alalım. Daktilo başına oturtulan ve saniyede bir kelime yazan bir milyon hayali maymunun bu harf dizisine rastgelmesi 78,800 yıl alabilir. Fakat 1980′lerde Glendale Koleji’nden Richard Hardison, rastgele cümleler yaratırken, doğru yerleştirilen harfleri koruyan bir program yazdı. Program, ortalama 366 denemede, 90 saniyeden daha kısa bir sürede üstteki kelimeye vardı. Dahası, Shakespeare’in Hamlet’ini dört buçuk gün içinde yeniden oluşturabildi.Termodinamiğin ikinci kuralı, sistemlerin zamanla düzensizleşeceğini öngörür. Bu yüzden, canlı hücreler cansız kimyasallardan oluşmuş olamazlar.Bu itiraz ikinci kuralın yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer üstteki önerme doğru olsaydı, kristaller ya da kar taneleri de imkansız olurdu, çünkü bunlar da düzensiz parçalardan bir anda oluşan karmaşık yapılardır.İkinci kural aslında kapalı bir sistemde entropinin azalamayacağını öngörür. Entropi genellikle düzensizlikle eş anlamlı tutulan bir kavramdır, fakat burada daha farklı bir anlamda kullanılmaktadır.Daha da önemlisi, ikinci kural bir sistemin belli parçalarının entropisinin azalırken diğer parçalarının artmasına da izin verir. Bu yüzden, gezegenimizin entropisi güneşten gelen ısı ve ışık sayesinde azalabilir; güneşteki nükleer füzyondan kaynaklanan entropi artmasıyla da terazi dengelenebilir. Basit organizmalar diğer hayat türlerini ve cansız maddeleri tüketerek karmaşıklaşmaya doğru ilerleyebilirler.Mutasyonlar ancak özellikleri eleyebilir, yeni özellikler oluşturamaz.Tam tersine, organizmaların DNA’larının belirli noktalarında oluşan mutasyonlarla ortaya çıkan özellik değişimlerinin kanıtları mevcuttur. Bakterilerin antibiyotiklere direnci buna bir örnektir.Doğal seçilim, mikro evrimi açıklayabilir ama daha yüksek canlı biçimlerini açıklayamaz.Evrimsel biyologlar doğal seçilimin nasıl yeni türler oluşturacağı üzerinde çalışmalar yapmışlardır. Örneğin, Harvard Üniversitesi’nden Ernst Mayr tarafından geliştirilmiş alopatri (ing. allopatry) adlı modelde, eğer organizmalar türün geri kalanından coğrafik olarak izole olurlarsa, farklı seçilimsel baskılara maruz kalırlar. Değişiklikler izole kalan organizma grubunda çoğalır. Eğer bu değişiklikler belirleyici olursa, değişikliğe sahip olan grup üyeleri sürünün geri kalanıyla çiftleşemez. Böylece uyum sağlayanlar diğerlerinin üreme sürecinden izole olurlar ve yeni bir tür oluşturmaya başlarlar.Evrim teorisi, doğal seçilim dışında da türlerin oluşmasının modellenmesine açıktır. Tek şart, önerilen modelin mekanizmalarının doğal olması, varlığı kanıtlanmamış esrarlı yaratıcı zekalara atfedilememesidir.Kimse yeni bir türün evrildiğini görmedi.Türlerin evrimi nadirdir ve bir çok durumda yüzyıllar alabilir. Ayrıca, oluşum sürecinde bir türü belirlemek de zordur, zira biyologlar türleri tanımlamakta zaman zaman fikir ayrılıklarına düşmektedirler.Buna rağmen, bilimsel literatürde yeni çeşit oluşumlarına ilişkin makalelere rastlanabilir. Bu tür deneylerin çoğunda, anatomik farklarla, çiftleşme davranışlarıyla, çevre seçimleriyle ve başka özelliklerle ayrılan ve dışardakilerle çiftleşmeyen organizmalara rastlandı. Örneğin, New Mexico Üniversitesi’nden William R. Rice ve California Üniversitesi’nden George W. Salt, bir grup meyve sineğinin farklı bir ortamda 35 nesilden fazla tutulduğunda, diğer ortamlardaki meyve sinekleriyle çiftleşmediklerini keşfetti.Evrimciler, yarı sürüngen ya da yarı kuş gibisinden, geçiş dönemi fosillerini bulamamışlardır.Paleontologlar cinse göre tasniflenmiş gruplar arasına denk gelen çeşitli fosiller bulmuşlardır. Bunlardan en ünlüsünün Archaeopteryx olarak bilinmektedir. Bu fosilde kuşlara özgü tüylerin ve iskelet yapısının dinozor özellikleriyle birleştiği görülmektedir. Balinaların karada yaşayan, Ambulocetus ve Rodhocetus olarak bilinen dört ayaklı ataları vardı.Yaratılışçılar bu fosil çalışmalarını yok saymaktadırlar. Archaeopteryx fosilinin sürüngenlerle kuşlar arasındaki bağ olmadığını, sürüngen özellikleri olan bir kuş olduğunu öne sürmektedirler. Evrimcilerden bekledikleri, garip, bilinen hiç bir gruba ait olmayan bir canavar bulup getirmeleridir. Bir yaratılışçı bu fosili iki tür arasındaki bağ olarak kabul etse bile, bu sefer de ilkiyle ara tür arasındaki bağı ispatlayacak bir fosil için ısrar edeceklerdir. Bu türden istekler sonsuza kadar sürebilir ve her zaman eksik kalacak fosil kayıtları üzerinde gereksiz bir yok oluşturabilir.Canlıların, daha az karışık olması durumunda fonksiyon gösteremeyecek özellikleri vardır. Ancak akıllı bir tasarımın sonucu olabilirler, evrimin değil.Bu türden bir itiraz evrime karşı itirazların en popüleri ve aynı zamanda en eskilerindendir. 1802′de teolog William Paley, açık alanda bir saat bulduğunda onu oraya birisinin attığına kanaat getireceğini, doğal güçlerin oluşturduğunu düşünmeyeceğini yazmıştır. Bu analojiden yola çıkarak, canlıların karmaşık yapısının ilahi müdahaleyle oluşması gerektiği sonucuna varmıştır. Darwin, Türlerin Kökeni adlı yapıtında, doğal seçilimin nasıl zamanla organik yapılara evrileceğini anlatarak yanıtlamıştır.Kuşaklar boyunca yaratılışçılar Darwin’e göz gibi bir organı örnek vererek karşı çıkmışlardır. Gözün sağladığı fonksiyonun ancak mükemmel bir düzenlemeyle mümkün olabileceğini söylemişlerdir. Doğal seçilim hiç bir zaman geçiş süreçlerine izin vermeyecektir – yarım bir göz ne işe yarar ki? Darwin bu eleştiriye “kusurlu” gözlerin de, ışığa yönelebilmek gibisinden faydalar ihsan edebileceğini öne sürerek yanıt vermiştir. Biyoloji sonradan Darwin’i doğrulamıştır: hayvanlar aleminde ilkel gözlere ve ışığı hisseden organlara rastlanmış ve kıyaslamalı genetik yöntemleriyle gözün evriminin evrimsel tarihçesi belirlenmiştir. Şimdilerde farklı organizmaların gözlerinin farklı biçimlerde evrildikleri görüşü hakimdir.Bugünün evrim karşıtları öncüllerinden daha komplikedir, fakat itirazları ve amaçları temelde hala aynıdır. Evrimin bildiğimiz hayatı oluşturamayacağını ispatlamaya çalışmakta ve olabilecek tek alternatifin, belirlenemeyen bir zekanın sonucu olarak hayatın meydana geldiğine ısrar etmektedirler.Son keşifler, mikroskobik seviyede bile, evrimle gelişemeyecek kadar karmaşık sistemler olduğunu göstermiştir.Doğrusal olmayan sistemler ve hücresel otomatlar üzerinde çalışan araştırmacılar, basit ve bir amaca yönelik olmayan süreçlerin sıradışı kompleks örnekler oluşturabileceğini göstermişlerdir. Organizmalarda görünen karmaşıklık daha yeni yeni anlamaya başladığımız doğal fenomenlerle oluşmuş olabilir. Ama bunu söylemek, karmaşıklığın doğal olmayan süreçler sonrasında oluştuğunu söylemekten çok farklıdır.


Yaratılış bilimi kendi içinde bir çelişkidir. Sorulara verdiği yanıtlar, bilimsel merakı artırmak yerine, onu azaltmaya yöneliktir. Sonuçta kimse sınırsız gücü olan zekaların yokluğunu kanıtlayamaz. Aynı şekilde, verdiği yanıtlar da az ve eksiktir: Örneğin, tasarımsal bir zeka ne zaman hayatın tarihine el koymuştur? İlk DNA’yı mı, yoksa ilk hücreyi oluşturarak mı? Bu konudaki evrim karşıtları düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak yerine evrimci açıklamaları küçümsemekte ve eksik bulmakta, sonra da sadece tasarıma dayanan alternatiflerin kaldığını söylemektedirler. Mantıksal olarak, bu açıklamalar yanıltıcıdır. Evrimsel açıklamalardan birinin yanlış olması, gerisinin de yanlış olduğu anlamına gelmez. Üstüne üstlük, diğer açıklamaları daha mantıklı bir hale getirmez. Dinleyiciler, evrim karşıtlarının bıraktıkları boşlukları kendileri doldurmak seçeneğiyle başbaşa kalırlar. Bazıları bu boşlukları, bilimsel düşüncelerini dinsel inançlarıyla yer değiştirerek doldururlar. Tarih boyunca bilim, metodolojik doğalcılığın cehalete yanıt verebileceğini göstermiş, zamanında anlaşılmaz görünen ışığın doğası, hastalıkların nedenleri, beynin nasıl çalıştığı gibi bilinmezlere detaylı ve bilgilendirici açıklamalar bulabilmiştir. Evrim aynı çabayı hayatın nasıl şekillendiği bilmecesi için göstermektedir. Yaratılışçılık ise bu çabaya akli açıdan hiç bir katkıda bulunmamaktadır.

Categories: Seyir Defteri

Douglas Adams ve Nerd Olmanın Tanımı

18 Mayıs 2005 Yorum yapın

Nerd ve geek lafları, bilgisayarla ilgilenlerin kulağına çok çalınır. Yeni bir cihaz görünce heyecanlanmak, teknolojiler hakkında saatlerce konuşmak, bu sıfatları kazanmak için yeterli gibi görünüyor. En azından, nerd (ya da geek) olmayanlar, dünyanın geri kalanını hemen bu lakaplarla tanımlayabiliyorlar.Asıl sözlük anlamlarına bakarsak, bu kelimelerin Türkçe karşılığı üç aşağı beş yukarı “inek“. Günümüzdeyse “teknolojiyle çok ilgilenen, üstüne üstlük bundan hoşlanan kişi” anlamında kullanılıyor.Douglas Adams‘ın güzel bir tanımı var nerd kişisi hakkında: “Telefon açıp da karşıdakiyle sadece telefon hakkında konuşan adama nerd denir.” diyor. Kendisinin de bir nerd olduğunu defalarca kabul eden Douglas Adams, yaşadıklarını anlatarak da örnek veriyor: “Last Chance to See” kitabında, şöyle bir pasaj var:

Aletlere düşkün olmamla ünlüyüm. Elle yapsam on saniyemi alacak bir işi bilgisayarın yapması için bütün günümü harcamak bana mutluluk veriyor. Kendi kendime “On saniye, on saniyedir. Zaman değerlidir, on saniyesini kurtarmak için bütün gün boyunca mutlu mutlu uğraşmaya değer.” diyorum. Rastladığımız megapod adlı kuşun da hayata benzer bir bakışı var.Buradaki önemli nokta, bu kuşun kendisi için emek tasarrufu sağlayan harika bir cihaz geliştirmiş olması. Tasarruf etmek istediği emek, ortalıkta gezineceği yere bütün gün kuluçkada oturup zaman kaybetme etkinliği.Bu noktada, bir tanesinin çalıların arasından seğirttiğini sandıysak da, aslında kuşla karşılaşmadığımızı söylemeliyim. Buna rağmen, farketmeden geçmeniz zor olan cihazıyla karşılaştık. Topraktan ve çürüyen otlardan oluşan, yaklaşık 180 santimetre yüksekliğinde ve tabanında yaklaşık 180 santimetre genişliğinde konik bir tümsekti. Aslında göründüğünden de yüksekti, zira tümsek yaklaşık bir metre derinliğindeki bir çukurun üstüne inşa edilmişti.Tümseğin hacmini anında hesaplayan bir program yazarak eğlenceli bir saat geçirdim. Pop-up menüleriyle falan, çok kıyak ve seksi bir programdı. Yazdığım programın bana faydası, bir daha bir megapod yuvası gördüğümde ortaya çıkacaktı. Tümseğin temel boyutlarını girmemle birlikte bir saniyeden daha kısa bir sürede bilgisayarım bana hacmi hesaplayacaktı. Aksi gibi, bir daha bir megapod yuvasının hacmini öğrenmek istediğim bir zamanı hatırlamıyorum. Ama dert değil, o tümseğin hacmini yaklaşık 6.88 m3 olarak hesapladım. Tümsek aslında bir otomatik kuluçka makinasıydı.Böylece kuşun arada sırada yumurtalarının üstünde oturması gerekmiyordu.

Bu parçayı okuduktan sonra, doğada da örneklerim olduğunu, pek de doğallığımın dışında davranmadığımı düşünerek kendimi rahatlattım. Fakat bu rahat düşüncelerimi devam ettirmek için, megapod kuşunun tasarruf ettiği kuluçkaya oturmak eyleminden arta kalan zamanlarını tümseğin bakımını yaparak harcadığı gerçeğini aklıma gelir gelmez unutmamgerekti. Ne de olsa, hayatım daha rahat olsun, başka şeyler yapmama zaman kalsın diye bir bilgisayarım, bisikletim, cep telefonum, banka hesabım, tam zamanlı bir işim, başımı sokacağım bir evim var. Hayatın bu tesislerinin bana kazandırdığı boş zamanlarda bilgisayarı daha güzel çalıştırmaya çalışmakla, bisikletin zincirini yağlamakla, banka hesabımı kontrol etmekle, işe gidip gelip stresini çekmekle ya da evin elektrik-su faturalarını ödemekle geçiriyorum.Megapod kuşundan farkım ne?!Üstte çevirisini yapmaya çalıştığım yazının aslı şöyle:

I have a well-deserved reputation for being something of a gadget freak, and am rarely happier than when spending an entire day programming my computer to perform automatically a task that it would otherwise take me a good ten seconds to do by hand. Ten seconds, I tell myself, is ten seconds. Time valuable and ten seconds’ worth of it is well worth the investments of a day’s happy activity working out a way of saving it. The bird we came across was called a megapode, and it has a very similar outlook on life.The important thing is that the megapode has worked out a wonderful labour-saving device for itself. The labour it wishes to save is the time-consuming activity of sitting on its nest all day incubating its eggs, when it could be out and about doing things. I have to say at this point that we didn’t actually come across the bird itself, though we thought we glimpsed one scuttling through the undergrowth. We did, however, come across its labour-saving device, which is something that it’s hard to miss. It was a conical mound of thickly packed earth and rotting vegetation, about six feet high and six feet wide at its base. In fact it was considerably higher that it appeared because the mound would have been built on a hollow in the ground which would itself have been about three feet deep.I’ve just spent a cheerful hour of my time writing a program on my computer that will tell me instantly what the volume of the mound was. It’s a very neat and sexy program with all sorts of pop-up menus and things, and the advantage of doing it the way I have is that on any future occassion on which I need to know the volume of a megapode nest, given its basic dimensions, my computer will give me the answer in less than a second, which is a wonderful saving of time. The downside, I suppose, is that I cannot conceive of any future occassion that I am likely to know the volume of a megapode nest, bu no matter: the volume of this mound is a little over nine cubic yards. What the mound is is an automatic incubator.And thus it saves itself all the bother of sitting on its eggs from time to time.

Categories: Seyir Defteri

Fare

10 Mayıs 2005 1 yorum

Fare

Categories: Seyir Defteri
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.