Darwin üzerinde bol bol geyikleyip, fuzuli tartışmalara girdikten sonra, sonunda eli ayağı tutar, derli toplu bir makale buldum. İngilizce’sinin adresi burada. Becerebildiğim kadarıyla Türkçe yorumlayacağım. Birebir çeviri değil kesinlikle, benim anladığım:Evrim, sadece bir teoridir, bilimsel bir kural değildir.Çoğumuz okullarda teori denen şeyin ne tam doğru ne tam yanlış, ikisinin arasında bir şey olduğunu öğrendik: Hipotezden daha fazla ama kanundan daha az kesin bir şeydir teori denen şey. Aslında teorinin asıl tanımı “evrenimizin bir özelliğinin iyi bir şekilde tanımlanmış ve gerçekler, kanunlar, çıkarımlar ve denenmiş hipotezlerle açıklanması” olarak yapılabilir. Bir teori ne kadar doğrulanırsa doğrulansın, evren hakkında tanımlayıcı genellemeler yapan kanunlara dönüşmezler. Evrim teorisi, atom teorisi ya da görecelik teorisi hakkında konuşulduğunda bunlara teori denmesi, doğruluğu hakkında bir önermede bulunmamaktadır.Evrim teorisi dışında, evrim olgusu da sözkonusudur. Olgu denen şey “pratik şartlarda defalarca doğruluğu onaylanmış” gözlem olarak tanımlanabilir. Fosil kayıtları ve diğer kanıtlar organizmaların zaman içinde evrildiğine tanıklık yapar. Her ne kadar kimse bu evrimi gözleriyle görmemişse de, dolaylı kanıtlar açık ve belirlidir.Tüm bilim adamları sıklıkla dolaylı ve dolaysız kanıtlardan bahsederler. Fizikçiler atomaltı parçacıkları dolaysız yoldan göremezler, bu yüzden varlıklarını çeşitli deney düzenekleriyle doğrularlar. Dolaysız gözlemin yokluğu, fizikçilerin vardığı sonuçların kesinliğini etkilemez.Doğal Seleksiyon kısır bir mantığa dayanmaktadır, en uygun hayatta kalmakta, hayatta kalan da en uygun olmaktadır.En uygunun hayatta kalması teknik açıdan tam bir terim değildir, türlerin hayatta kalmak ve üreme oranlarından bahsedildiğinde tam olabilir. Türün bir özelliği, türün bireylerinin şartlara uygunluğu ima edilmeden de evrimsel açıdan daha uygun olarak tanımlanabilir.Denenebilir ya da yanlışlanabilir olmadığından, evrim teorisi bilimsel bir teori değildir.Bu önerme, evrimin mikroevrim ve makroevrim olarak iki ayrı alandan oluşan bir disiplin olduğunu gözönüne almamaktadır. Bugünlerde, evrim karşıtları bile mikroevrimin laboratuvar ortamında (hücreler, bitkiler ve meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde) ve doğada (Galápagos ispinozlarının gagalarının evrimi üzerine yapılan çalışmalarda) tekrarlanabildiğini kabul etmektedirler.Makroevrim çalışmaları, tarihsel çalışma biçimi doğrudan gözlem yerine fosiller ve DNA üzerinde yapılan çıkarımları kapsamaktadır. Tarihe dayalı tüm bilimlerde (astronomi, jeoloji, arkeoloji dahil olmak üzere) hipotezler fiziksel kanıtlara uygunluğuyla ya da ilerideki keşifler hakkında doğrulanabilir tahminlere sebep olmalarıyla sınanabilirler. Örneğin, evrim teorisi, insanın bilinen en eski atalarıyla (yaklaşık beş milyon yıl öncesi) modern insanın ortaya çıkışı arasında (yaklaşık yüz bin yıl öncesi) maymun cinslerine daha az ama modern insana daha çok benzeyen ara türler olabileceğini ima etmektedir ve fosil kayıtları bunu doğrulamaktadır. Evrimsel biyoloji bundan daha rafine ve kesin tahminlerde bulunmaktadır ve araştırmacılar bu tahminleri sürekli test etmektedirler.Evrim teorisi başka yollardan da yanlışlanabilir. Cansız maddeden tek bir karmaşık canlı formunun oluşabildiğini belirleyebilirsek, fosil kayıtlarındaki bazı yaratıkların da bu şekilde oluştuklarını düşünebiliriz. Uzaylılar gelip de dünyadaki hayatı kendilerinin başlattığını söylerlerse, evrim teorisi bir kalemde silip atabiliriz. Fakat bunlar henüz olmamıştır.Evrim teorisinden şüphe duyan bilim adamı sayısı artmaktadır.Evrim teorisinin taraftar kaybettiği savını destekleyen bir kanıt yoktur.Hangi ciddi biyoloji dergisine baksanız, evrimsel çalışmaları destekleyen ve geliştiren ya da evrimi temel bir kavram olarak alan makalelerle karşılaşırsınız.Tam tersine, evrim teorisine karşı çıkan bilimsel yayın bulmak mümkün değildir. 1990′ların ortalarında Washington Üniversitesi’nden George W. Gilchrist binlerce dergi üzerinde yaptığı araştırmada akıllı tasarım ya da yaratılış bilimi üzerine makaleler aradı. Yüzbinlerce bilimsel rapor arasında bu konularla ilgili bir yazıya rastlamadı. Son zamanlarda Southeastern Louisiana Üniversitesi’nden Barbara Forrest ve Case Western Reserve Üniversitesi’nden Lawrence M. Krauss’un birbirinden bağımsız yürüttüğü çalışmalar da benzer şekilde sonuçsuz kaldı.Yaratılışçılar, açık fikirli olmayan bilim dünyasının kanıtlarını reddettiklerini iddia etmektedirler. Fakat Nature ya da Science gibi ünlü dergilerin editörleri, bu türden yazıların hemen hiç önlerine gelmediğini söylemektedirler. Bazı evrim karşıtı yazarlar ciddi dergilerde yazmışlardır. Fakat bu basılan makaleler evrime direkt saldırmak ya da yaratılışçı iddiaları desteklemek gibi bir iddiadan uzaktırlar; en fazla bazı evrimsel problemlerin çözülmemiş ve zor olduklarını belirtmektedirler, ki bunda herkes hemfikirdir.Kısacası, yaratılışçılar bilim dünyasına ciddiye alınmaları için gerekli nedenlerle yaklaşmamaktadırlar.Evrimci biyologlar arasındaki anlaşmazlıklar teorinin biyolojik desteğinin çok az olduğunu göstermektedir.Evrimsel biyologlar çeşitli konularda tartışmakta ve anlaşmazlığa düşmektedirler: Çeşitlenmenin nasıl olduğu, evrimsel değişimin hızı, kuşlarla dinozorların ortak ataları, Neandertal’ların modern insanlardan farklı bir tür olup olmadıkları, vb. Bu türden anlaşmazlıklar diğer bilim dallarındaki anlaşmazlıklar kadar normaldir. Evrimin gerçekliği ve yönledirici prensip olmasıysa, biyoloji biliminde evrensel kabul görmüştür.Maalesef, dürüstlükten uzak evrim karşıtları bilim adamlarının yorumlarını bağlamı dışında ele almış ve anlaşmazlıkları çarpıtmıştır. Harvard Üniversitesi’nden paleontolojist Stephen Jay Gould’un çalışmalarına aşina olanlar, kendisinin evrimci bir bilim adamı olduğunu bilirler. Fakat evrim karşıtları sözlerini teker teker cımbızlayarak, sanki evrimden şüphe duyuyormuş izlenimi vermektedirler.Bilimsel bir otoritenin evrimi sorgular gibi görünen bir sözüne denk geldiğinizde, önermenin hangi bağlamda yapıldığına dikkat edin. Hemen her seferinde, evrime karşı yapılan itirazın sanal olduğu ortaya çıkacaktır.İnsanlar maymundan geldiyse, neden hala maymunlar var?Bu türden popüler bir soru, evrim hakkındaki çeşitli bilgi eksikliklerini su üstüne çıkarmaktadır. Sorudaki ilk hata, insanların maymundan geldiği savıdır. Evrim, her iki türün de ortak bir atası olduğunu belirmektedir.Daha derin hata ise “çocuklar yetişkinlerden geldiyse, niye hala yetişkinler var?” sorusundakiyle aynı hatadır. Yeni türler varolanlarından ayrılarak, ailenin asıl dalından yalıtıp farklılıkları sonsuza kadar başka olmalarına neden olduklarında oluşurlar. Ebeveyn türler sonrasında sonsuza kadar varolabilir, ya da yokolabilirler.Evrim teorisi hayatın yeryüzünde nasıl başladığını anlatamaz.Hayatın nasıl başladığı hala tam olarak bilinmemektedir, fakat biyokimyacılar ilkel nükleik asitleri, amino asitlerin ve diğer hayatın inşa malzemelerinin bir araya gelerek nasıl kendine yetebilecek ve kendini türetebilecek organizasyonlar oluşturduğunu öğrenmişlerdir. Astrokimyasal analizler bu tür bileşiklerin uzayda oluşarak yeryüzüne düştükleri hakkında ipuçları elde etmişlerdir. Bu senaryo genç bir gezegende bu oluşumların nasıl oluştuğunu açıklayabilir.Yaratılışçılar zaman zaman tüm evrim teorisini hayatın nasıl başladığını açıklayamadığını söyleyerek yanlışlamaktadırlar. Fakat yeryüzündeki hayatın evrim dışı bir kaynağı olduğu ortaya çıksa bile (örneğin, uzaylılar milyarlarca yıl önce ilk hücreleri yeryüzüne yerleştirmişse), o noktadan sonraki evrim sayısız mikro ve makro evrim çalışmalarıyla doğrulanabilecektir.Matematiksel olarak, en küçüğünden bir proteinin bile şans eseri oluştuğunu iddia etmek mümkün değildir.Evrimde şansın yeri vardır (örneğin, rastgele mutasyonlar yeni özelliklerle sonuçlanabilir), fakat evrim organizmaların, proteinlerin ya da diğer maddelerin oluşması için şansa bel bağlamaz. Tam tersine: Evrimin ana motoru olarak bilinen doğal seçilim, uygun özellikleri korumak ve uygun olmayan özellikleri elemek gibi rastgele olmayan bir ilke üzerine temellenmiştir. Seçim güçleri sabit kaldığı sürece doğal seçilim evrimi tek bir yöne yönlendirir ve kısa zamanda şaşırtıcı sonuçlar verebilir.Bir analoji olarak 13 harfli “TOBEORNOTTOBE” (olmak ya da olmamak) harf dizisini ele alalım. Daktilo başına oturtulan ve saniyede bir kelime yazan bir milyon hayali maymunun bu harf dizisine rastgelmesi 78,800 yıl alabilir. Fakat 1980′lerde Glendale Koleji’nden Richard Hardison, rastgele cümleler yaratırken, doğru yerleştirilen harfleri koruyan bir program yazdı. Program, ortalama 366 denemede, 90 saniyeden daha kısa bir sürede üstteki kelimeye vardı. Dahası, Shakespeare’in Hamlet’ini dört buçuk gün içinde yeniden oluşturabildi.Termodinamiğin ikinci kuralı, sistemlerin zamanla düzensizleşeceğini öngörür. Bu yüzden, canlı hücreler cansız kimyasallardan oluşmuş olamazlar.Bu itiraz ikinci kuralın yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer üstteki önerme doğru olsaydı, kristaller ya da kar taneleri de imkansız olurdu, çünkü bunlar da düzensiz parçalardan bir anda oluşan karmaşık yapılardır.İkinci kural aslında kapalı bir sistemde entropinin azalamayacağını öngörür. Entropi genellikle düzensizlikle eş anlamlı tutulan bir kavramdır, fakat burada daha farklı bir anlamda kullanılmaktadır.Daha da önemlisi, ikinci kural bir sistemin belli parçalarının entropisinin azalırken diğer parçalarının artmasına da izin verir. Bu yüzden, gezegenimizin entropisi güneşten gelen ısı ve ışık sayesinde azalabilir; güneşteki nükleer füzyondan kaynaklanan entropi artmasıyla da terazi dengelenebilir. Basit organizmalar diğer hayat türlerini ve cansız maddeleri tüketerek karmaşıklaşmaya doğru ilerleyebilirler.Mutasyonlar ancak özellikleri eleyebilir, yeni özellikler oluşturamaz.Tam tersine, organizmaların DNA’larının belirli noktalarında oluşan mutasyonlarla ortaya çıkan özellik değişimlerinin kanıtları mevcuttur. Bakterilerin antibiyotiklere direnci buna bir örnektir.Doğal seçilim, mikro evrimi açıklayabilir ama daha yüksek canlı biçimlerini açıklayamaz.Evrimsel biyologlar doğal seçilimin nasıl yeni türler oluşturacağı üzerinde çalışmalar yapmışlardır. Örneğin, Harvard Üniversitesi’nden Ernst Mayr tarafından geliştirilmiş alopatri (ing. allopatry) adlı modelde, eğer organizmalar türün geri kalanından coğrafik olarak izole olurlarsa, farklı seçilimsel baskılara maruz kalırlar. Değişiklikler izole kalan organizma grubunda çoğalır. Eğer bu değişiklikler belirleyici olursa, değişikliğe sahip olan grup üyeleri sürünün geri kalanıyla çiftleşemez. Böylece uyum sağlayanlar diğerlerinin üreme sürecinden izole olurlar ve yeni bir tür oluşturmaya başlarlar.Evrim teorisi, doğal seçilim dışında da türlerin oluşmasının modellenmesine açıktır. Tek şart, önerilen modelin mekanizmalarının doğal olması, varlığı kanıtlanmamış esrarlı yaratıcı zekalara atfedilememesidir.Kimse yeni bir türün evrildiğini görmedi.Türlerin evrimi nadirdir ve bir çok durumda yüzyıllar alabilir. Ayrıca, oluşum sürecinde bir türü belirlemek de zordur, zira biyologlar türleri tanımlamakta zaman zaman fikir ayrılıklarına düşmektedirler.Buna rağmen, bilimsel literatürde yeni çeşit oluşumlarına ilişkin makalelere rastlanabilir. Bu tür deneylerin çoğunda, anatomik farklarla, çiftleşme davranışlarıyla, çevre seçimleriyle ve başka özelliklerle ayrılan ve dışardakilerle çiftleşmeyen organizmalara rastlandı. Örneğin, New Mexico Üniversitesi’nden William R. Rice ve California Üniversitesi’nden George W. Salt, bir grup meyve sineğinin farklı bir ortamda 35 nesilden fazla tutulduğunda, diğer ortamlardaki meyve sinekleriyle çiftleşmediklerini keşfetti.Evrimciler, yarı sürüngen ya da yarı kuş gibisinden, geçiş dönemi fosillerini bulamamışlardır.Paleontologlar cinse göre tasniflenmiş gruplar arasına denk gelen çeşitli fosiller bulmuşlardır. Bunlardan en ünlüsünün Archaeopteryx olarak bilinmektedir. Bu fosilde kuşlara özgü tüylerin ve iskelet yapısının dinozor özellikleriyle birleştiği görülmektedir. Balinaların karada yaşayan, Ambulocetus ve Rodhocetus olarak bilinen dört ayaklı ataları vardı.Yaratılışçılar bu fosil çalışmalarını yok saymaktadırlar. Archaeopteryx fosilinin sürüngenlerle kuşlar arasındaki bağ olmadığını, sürüngen özellikleri olan bir kuş olduğunu öne sürmektedirler. Evrimcilerden bekledikleri, garip, bilinen hiç bir gruba ait olmayan bir canavar bulup getirmeleridir. Bir yaratılışçı bu fosili iki tür arasındaki bağ olarak kabul etse bile, bu sefer de ilkiyle ara tür arasındaki bağı ispatlayacak bir fosil için ısrar edeceklerdir. Bu türden istekler sonsuza kadar sürebilir ve her zaman eksik kalacak fosil kayıtları üzerinde gereksiz bir yok oluşturabilir.Canlıların, daha az karışık olması durumunda fonksiyon gösteremeyecek özellikleri vardır. Ancak akıllı bir tasarımın sonucu olabilirler, evrimin değil.Bu türden bir itiraz evrime karşı itirazların en popüleri ve aynı zamanda en eskilerindendir. 1802′de teolog William Paley, açık alanda bir saat bulduğunda onu oraya birisinin attığına kanaat getireceğini, doğal güçlerin oluşturduğunu düşünmeyeceğini yazmıştır. Bu analojiden yola çıkarak, canlıların karmaşık yapısının ilahi müdahaleyle oluşması gerektiği sonucuna varmıştır. Darwin, Türlerin Kökeni adlı yapıtında, doğal seçilimin nasıl zamanla organik yapılara evrileceğini anlatarak yanıtlamıştır.Kuşaklar boyunca yaratılışçılar Darwin’e göz gibi bir organı örnek vererek karşı çıkmışlardır. Gözün sağladığı fonksiyonun ancak mükemmel bir düzenlemeyle mümkün olabileceğini söylemişlerdir. Doğal seçilim hiç bir zaman geçiş süreçlerine izin vermeyecektir – yarım bir göz ne işe yarar ki? Darwin bu eleştiriye “kusurlu” gözlerin de, ışığa yönelebilmek gibisinden faydalar ihsan edebileceğini öne sürerek yanıt vermiştir. Biyoloji sonradan Darwin’i doğrulamıştır: hayvanlar aleminde ilkel gözlere ve ışığı hisseden organlara rastlanmış ve kıyaslamalı genetik yöntemleriyle gözün evriminin evrimsel tarihçesi belirlenmiştir. Şimdilerde farklı organizmaların gözlerinin farklı biçimlerde evrildikleri görüşü hakimdir.Bugünün evrim karşıtları öncüllerinden daha komplikedir, fakat itirazları ve amaçları temelde hala aynıdır. Evrimin bildiğimiz hayatı oluşturamayacağını ispatlamaya çalışmakta ve olabilecek tek alternatifin, belirlenemeyen bir zekanın sonucu olarak hayatın meydana geldiğine ısrar etmektedirler.Son keşifler, mikroskobik seviyede bile, evrimle gelişemeyecek kadar karmaşık sistemler olduğunu göstermiştir.Doğrusal olmayan sistemler ve hücresel otomatlar üzerinde çalışan araştırmacılar, basit ve bir amaca yönelik olmayan süreçlerin sıradışı kompleks örnekler oluşturabileceğini göstermişlerdir. Organizmalarda görünen karmaşıklık daha yeni yeni anlamaya başladığımız doğal fenomenlerle oluşmuş olabilir. Ama bunu söylemek, karmaşıklığın doğal olmayan süreçler sonrasında oluştuğunu söylemekten çok farklıdır.
Yaratılış bilimi kendi içinde bir çelişkidir. Sorulara verdiği yanıtlar, bilimsel merakı artırmak yerine, onu azaltmaya yöneliktir. Sonuçta kimse sınırsız gücü olan zekaların yokluğunu kanıtlayamaz. Aynı şekilde, verdiği yanıtlar da az ve eksiktir: Örneğin, tasarımsal bir zeka ne zaman hayatın tarihine el koymuştur? İlk DNA’yı mı, yoksa ilk hücreyi oluşturarak mı? Bu konudaki evrim karşıtları düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak yerine evrimci açıklamaları küçümsemekte ve eksik bulmakta, sonra da sadece tasarıma dayanan alternatiflerin kaldığını söylemektedirler. Mantıksal olarak, bu açıklamalar yanıltıcıdır. Evrimsel açıklamalardan birinin yanlış olması, gerisinin de yanlış olduğu anlamına gelmez. Üstüne üstlük, diğer açıklamaları daha mantıklı bir hale getirmez. Dinleyiciler, evrim karşıtlarının bıraktıkları boşlukları kendileri doldurmak seçeneğiyle başbaşa kalırlar. Bazıları bu boşlukları, bilimsel düşüncelerini dinsel inançlarıyla yer değiştirerek doldururlar.
Tarih boyunca bilim, metodolojik doğalcılığın cehalete yanıt verebileceğini göstermiş, zamanında anlaşılmaz görünen ışığın doğası, hastalıkların nedenleri, beynin nasıl çalıştığı gibi bilinmezlere detaylı ve bilgilendirici açıklamalar bulabilmiştir. Evrim aynı çabayı hayatın nasıl şekillendiği bilmecesi için göstermektedir. Yaratılışçılık ise bu çabaya akli açıdan hiç bir katkıda bulunmamaktadır.